Türkiye'nin En Kapsamlı Kitap Özetleri Web Sitesi

Din - İslam

İSLAM ALEMİNİN ANA MESELELERİNE
BEDİÜZZAMAN’DAN ÇÖZÜMLER

GİRİŞ

Bediüzzaman hayatı boyunca yapacağı mücadelenin ona hedeflerini şuurlu bir şekilde programlanmıştır. Bütün eserlerinde bu ana fikirleri tekrar eder. Tekrarları öylesine bariz ve hatta yer yer öylesine tıpa tıp aynı kelimelerle yapar ki, zaman zaman bizzat kendisine “hem de aynı ibare” ile bu kadar çok tekrarı niçin yaptığı sorulmuştur. Cevaben: “Hakikat olduğu için tekrar ederim, Hakikat da ziya gibi usandırmaz. (Libası değiştirmek istemem) der. Hem de bir meslek takip ettiğim için tekrara mecburum. Hem de bir şeyin esası atılsa mükerreren irca-ı nazar lazımdır. Mesleksiz olanlardır ki, her yola sapıyorlar. Bizim tarikimiz birdir.

Bediüzzaman Kur’an-ı Kerimin tekrarındaki hikmeti açıklarken de onun büyük bir dinin esaslarını te’sis ettiğini, müessis olanın, vazettiği esasları, güzelce yerleştirmek için tekrarlara çok muhtaç olduğunu, zira tekrar edilen şeyin sabit kalıp, takarrur ettiğini, unutulmaz hale geldiğini söyler. Evet “müessise, tesbit etmek için tekrar lazımdır. Te’kid için terdad lazımdır, te’yid için takrir, tahkik için tekrir lazımdır.”

Fikri mücadelesinin tarihi yeri: Kalvin’le bir mukayese:

Nursi fikriyatının stratejik hedefinin kavrayabilmek için, Batı tarihinde benzer bir rolü gerçekleştiren Kalvin ile aralarında bir mukayese yapacağız. Gerçekten bu iki şahsiyetle fikir planında, dikkat çekici bir benzerlik var. Şöyle ki: Bugün kapitalizm diye ifade edilen Batı teknolojisi veya bir bağa ifade ile, batıdaki terakki nasıl meydana gelmiştir, bunun ilk muharriki nedir, kimdir? Denirse karşımıza Kalvin (Calvin 1509-1564) çıkar. Kalvin batıda (özellikle Almanya’da) Protestanlık şeklinde kristalize olacak olan dini reformların başlatıcısıdır. Alman sosyolog Max Weber’e (1864-1920) göre, Kalvin sadece Hıristiyanlıkta reform yapmakta kalmamış, batı insanının düşünce ve hayatına yerleştirdiği bazı temel ahlaki fikirlerle, kapitalizmin doğmasını sağlayacak ruhi atmosferi hazırlamış; işte bu ruhi ve sosyal atmosferden de. Batı teknolojisi, batı terakkisi meydana gelmiştir. Kalvin tilmizlerine ve dolayısıyla kendine inanıp yolunda giden Protestan camiaya üç temel fikir vermiş ve onların, bunlara uymasını sağlamıştır.

  1. Çalışmak
  2. Zühd
  3. İlim

İşte bu yönleriyle Kalvin ile Bediüzzaman’ın fikir yapılarının birbiriyle çok ortak yanlarının olduğu anlaşılmaktadır. İlerleyen bölümlerde bu daha iyi anlaşılacaktır. Yukarıda yazdığımız üç temel prensipte ilerleyen bölümlerde açıklanacaktır.

Bediüzzaman’a Göre Temel Meseleler ve Hal Yolları:

Biz burada, bizzat Bediüzzaman tarafından sebeplerin ana kaynağı olarak ifade edilen bir kaç meseleyi tahlil edeceğiz: Cehdet, Zaruret, İhtilaf...

Müslümanlarda Kader Birliği

İslam aleminin kaderini ileri-gerilik meselesinde, bir bütün gören Bediüzzaman, kurtuluşun düğüm ve hareket noktasını Osmanlı Devletinde görür. Yani kurtuluş Anadolu’dan, burada yaşayan Türk Milletinden başlayacaktır. Bir talebesinin Şam ve Hicaz taraflarının daha huzurlu ve rahat olduğunu ve kendisinin burada yaşamasının daha sağlıklı olacağını söylemesine karşılık:

“Biz imanı kurtarmak ve Kur’an’a hizmet için, Mekke’de olsak da yine de buraya gelmek lazımdı. Çünkü, en ziyade burada ihtiyaç var. Binler ruhum olsa, binler hastalıklara mübtela olsam ve zahmetler çeksem, yine bu milletin imanına ve saadetine hizmet için burada dolmaya Kur’an’dan aldığım ders ile karar vermişim ve vermişiz.

CEHALET - İLİM MESELESİ

Bütün kötülüklerin kaynağı cehalettir: Başta arz ettiğimiz gibi sebeplerin ana kaynağı olarak ifade edilen cehalet, zaruret ve ihtilaftan en önemlisi ve diğer ikisinin de temelde kaynağı cehalettir. Bu hastalıkların her birinin sebep olduğu fenalıklar ise; cehalet, şeriata muhalif olan bütün hallerimizin yegane kaynağıdır. Zaruret, bütün ahlak dışı davranışların kaynağıdır. İhtilaf da “ağraz” şahsi, bencil, egoist ve fani olan hevaları, Allah (cc) ve Resulünun (SAV) rizası, ammenin ve ümmeti merhumenin menfaati hiç düşünülmeyen ihtirasları ifade etmektedir.

Bu söz Bediüzzaman’ın: Alem-i insaniyette ve İslamiyet’te üç muazzam mesele olan iman ve şeriat ve hayattır. İçlerinde en ehemmiyetlisi iman hakikatleridir” der. İşte cehaletten teselsül eden fesatlar kaybettiğimiz açıklamalardan da görüldüğü gibi imanı da, şeriatı da, hayatı da ciddi şekilde tehdit etmektedir.

Devlete ebediyet kazandıran ilimdir

Bediüzzaman’a göre, nasıl cehalet bütün geriliklerin şerlerin, fenalıkların, fakrın ve ihtilafın baş amili ise, ilim de bütün hayırların anasıdır. Fakrı da, ihtilafı da bertaraf edecek, terakkiyi getirip ila-yı kelimetullahı sağlayacak, dini izzet-i İslamı kurtaracak hürriyeti yaşatacak, dünyevi ve uhrevi saadeti kazandıracak tek amil ilimdir. Düşmanın kahredilmesi de ilim ile mümkündür. “Ben” der, “vilayat-ı şarkıyede aşiretlerin hal-i perişaniyetini görüyordum. Anladım ki, dünyevi bir saadetimiz bir cihetle fünun-u cedide-i medeniye ile olacak.”

“Elbette nev-i beşer, âhir vakitte ulûm ve fünûna dökülecektir. Bütün kuvvetlerini ilimden alacaktır. Hüküm ve kuvvet ise, ilmin eline geçecektir.”diyen Üstad’ın dediklerinin doğruluğu şimdi anlaşılmaktadır. “İlim çağı”, “İlim Cemiyeti” söylemleri bunu doğrulamaktadır. Üstad “İlm” in yaşlandıkça artığını, halbuki “Kuvvet”in ihtiyarladıkça gerileyip azaldığını, bu sebeple kuvvete dayanan Orta Çağ hükümlerinin yıkılmaya mahkum olduğunu, ilme dayanan muasır hükümlerin ise Hızırvari (ölümsüz) bir ömre mazhar olduklarını belirtir.

İstibdad cehlin eseridir

Cehil ve vahşeti “istibdadın kuvveti” gören Bediüzzaman’a göre, hürriyeti yaşamanın şartı da ilimdir. “Bir millet cehaletle hukukunu bilmezse ehl-i hamiyeti dahi müstebit eder” der. Üstad. Hürriyeti yaşamanın şartı da ilimdir.

“İnkılap-ı siyasi cihetiyle dininden havf eden adamın dinden hissesi beytül ankebut (örümcek ağı) gibi zayıf düşmüş cehalettir, korkudur, taklittir onu telaşa düşürür. Zira itimad-ı nefsin fıkdanı ve aczin vücudu cihetiyle, saadetini yalnız hükümetin cebinden zannettiğinden, kalbini, aklını da hükümetin kesesinden tahayyül eder, korkar.

İlmin kaynağı olan medreselerin durumu

Bu sadedde medreseler mühim bir yer tutar. Medreselerin zaman içersinde bozulduğundan bahseder, bozuluş sebepleri üzerinde durur, ıslâh çareleri gösterir, yeni yapılacak medreselerin nasıl olması gerektiğini teferruatıyla ele alır. Bununla ilgili fikirleri üstadın kısmen de olsa kendi ifadelerinden takip edelim.

Medreselerin gerilik sebepleri

“Terakki edemeyen medreseler, zamana göre alim yetiştirememiştir. Bunda üç eksiklik rol oynamıştır:

1- İntizam 2- Tefeyyüz 3- Mahreç eksiklikleri.

İntizam eksikliği:

“Taksimü’l- â’mal kaidesini bitemamihâ tatbik edemediği için” -yani tek tip alim yetiştiremediği için- medreseler büyük bir eksikliği meydana getirmiştir. Bugünün ifadesi ile medreseler tek bir idareye, tek bir bölüme sahiptir. Bir çok fakültelere, bölümlere yer vermelidir. Bu bölümler de öyle tanzim edilmelidir ki, talebe diğer bölümlerle de irtibatını muhafaza etmeli, ama bir bölümden mütehassıs olmalıdır.

İlmin ilerlemesi için, Cenab-ı Hak tarafından insanın fıtratına konan kanun gereği taksimü’l-amelin şart olduğunu belirten Bediüzzaman, bu kanuna arkadan gelen Müslümanların uymadığına dikkat çektikten sonra: “bizde bu hilkat denilen şeri’at-ı fıtriyenin evamirine imtisal edemediğimizden cehennem-i cehl ile mazzeb olduk” der. “Bu azaptan bizi kurtaracak taksimü’l-a’mal kanunuyla amel etmektir. Zira seleflerimiz taksimü’l-amalin emeli ile cinan-ı uluma (ilimlerin lanetlerine) dahil olmuşlardır.

Tefeyyüz eksikliği

İnsandaki ağalık ve tahakküm meyli ve ilmin gerektirdiği tevazudan tatmin bulamayan kimselere, bu fıtri meyil galebe çalarak, kişiyi ilme hizmet etmek yerine,, ilmi şahsi ve egoist arzularının gerçekleşmesinde kullanmaya itmiştir. Bu durum, ilmin şanından olan teşvik, irşat, nasihat, lütuf gibi hizmetlerin terkine sebep olmuştur.

Bu duruma çare olarak, önceki maddede açıkladığımız “intizam”ı, yani medreselerin farklı ihtisas şubelerine ayrılmasını teklif eder.

Tefeyyüzü önleyen belli başlı sebepler:

Mahreç Eksikliği: Bunun anlamı medreseden mezun olanlara tatmin edici iş sahası taleb etmiş olmaktır. Çünkü, medrese mezunlarının, işsizlik ve iltifatsızlık ve maddi ve manevi tatminsizlikleri sebebiyle medreseler, ilgi kaybetmiş olmalı ki tahlilinde: “Zekiler mektebe gitti, zenginler medresenin maişetine tenezzül etmedi” diyerek, mahrec eksikliğinin medreselere yaptığı menfi tesirlere dikkat çeker.

İdeal medrese: Medresetü’z Zehra. Medrese ismi verilmelidir.

a) Yeni ilimleri medrese ilimleriyle mezcetmelidir.

b) Tedrisat dili Arapça, Türkçe, Kürtçe olmalıdır. Arapça vacip Türkçe Lazım, Kürtçe caiz olmalıdır.

c- Müderrisler şu evsafta olmalıdır.

1) Zülcenâheyn (yani yeni ilimleri de medrese ilimlerini de bile kimseler) olmalıdır.

2) Kürtlerin ve Türklerin güvendiği ekrad uleması veya bu müesseseye halkın sıcak bakmasını sağlamak için mahalli dili bilenler müderris olmalıdır.

d- Ekradın istidatları ile istişare etmek, onları sabavet ve besatetlerini (çocuksu ve basit olan mizaçlarını) nazara olmak

Bunun gerekçesini şöyle açıklar: “Çünkü çok libas var, bir kamete güzel, başkasına çirkin gelir. Çocukların talimi ya cebr, ile ya hevesatlarını okşamakla olur.

e- Taksimul-amal kaidesini bi tamamiha tatbik etmek (yani medreseyi ihtisas şubelerine ayırmak) Ta, şubeler birbirine medhal ve mahreç olmakla beraber, her bir şubeden mütehassıs çıkabilsin.

  1. Bir mahreç (iş sahası) bulmak ve müdavimlerin tefeyyüzünü temin etmek hem de mekati-i aliye-i resmiyeye (yani yüksek resmi mekteblere) müsavi tutmak ve imtihanları onların imtihanları gibi müntic kılmak, akim bırakmamak.

 

g- Darü’l -muallimini muvakkaten şu daru’l-fünun dairesinde merkez kılmak mezcetmektir.

h- Kürdistan’da adet-i müstemirre olan Talim-i infiradiyi halka ve direye tebdil etmek.

 

Medresetü’z Zehra’da Müdavele-i Efkar Meselesi

  1. Üstad taksimu’l-a’male giderek ihtisas şubelerine gitme yanında bunların birbiriyle bunların birbiriyle irtibat halinde olmaları sağlanmalıdır.
  2. Yüz defa söylemişim, yine söyleyeceğim: Ehl-i medrese ehl-i mektep ve ehl-i tekkenin musâlahalarıdır, tâ temâyül ve tebâdül-ü efkarlarıyla laakal maksatta ittihat eylesinler...

Nesl-i cedid: Bediüzzaman’ın özlemini duyduğu “nesl-i cedid” de şu evsafı arandığı göstermektedir:

Çocuklarınızı okutun, muallim yapın

İlim ve irfanın Müslümanlar arasında artırılmasını hayat gayesi yapan Bediüzzaman, temas ettiği kimselere ve yakınlarına, çocuklarını okutmayı tavsiye etmiştir.

Üstadın yakın talebelerinden Muhterem Mustafa Sungur’un düştüğü bir notu da buraya kaydetmek isteriz, Der ki;

“Ey nur kardeşlerim! Sevgili üstadın o zamanda hitabettiği Hizbu’l Kur’an muhatıpları, bugün nur talebeleri olarak tezahür etti. Dikkat edin! Bu sahifeler bize hitap ediyor. Fen ve medeniyeti İslâma hadim yapıp cihana, İslam medeniyetini ilan etmelisini.

Müderris-i Umumi olan vaizlik müessesi ve ıslâhı

Bediüzzaman’ın sisteminde vaizliğin büyük bir ehemmiyeti vardır. Vaizleri “müderris-i umumi olarak tavsif eder. İslam’ın başta tevekkül olmak üzere bir kısım meselelerin halka yanlış anlatılarak geri kalışımızda mühim bir yol oynayan bu müessese ıslah edilmelidir.

“Ben vaizleri dinledim. Nasihatları bana tesir etmedi. Düşündüm, kasavet-i kaldimden başka üç sebep buldum:

  1. Zaman-ı hâzırayı zaman-ı sâlifeye kıyas ederek yalnız tasvir-i müddeayı parlak ve mübalağalı gösteriyorlar. Tesir ettirmek için ısbat-ı müddea ve müteharri-i hakikatı ikna lazım iken ihmal ediyorlar.
  2. Bir şeyi tergib veya terhib etmekle ondan daha mühim şeyi tenzil edeceklerinden muvazenet-i şeriatı muhafaza etmiyorlar.
  3. “Belğatın muhafazası olan hale mutabık, yani ilcaata-ı zamana muvafık, yani teşhis-i illete münasip söz söylemezler; güya insanları eski zaman köşelerine çekiyorlar, sonra konuşuyorlar”

Bediüzzaman Risâle-i Nûr eserlerini, vaizlik hususunda “tavsiye ettiği bu “isbat edicilik”, “ikna edicilik”, “ilcaat- zamana göre beyanda bulunmaklık” gibi esaslar üzerine hazırlandığını, sadece hisse değil, akla da hitap edip, insandaki her iki duyguyu da tatmin ettiğini, bu sebeple müessir olduğunu belirtir.

Kur’anı Hakimin sırr-ı i’caziyle, hakiki bir tefsiri olan Risale-i Nur, bu dünyada bir manevi cehennemi dalalette gösterdiği gibi, imanda dahi bu dünyada manevi bir cennet bulunduğunu isbat ediyor. Ve günahların ve fenalıkların ve haram lezzetlerin içinde manevi elim elemleri gösterip hasenat ve güzel hasletlerde ve hakaik-i şeriatın amelinde, cennet lezaizi gibi manevi lezzetler bulunduğunu isbat ediyor. Sefahet ehlini ve dalalete düşenlerini o cihetle aklı başında alanlarını kurtarıyor. Çünkü bu zamanda iki dehşetli hal var:

1. Âkibeti görmeye ve bir dirhem hazır lezzeti, ilerde bir batman lezzetlere tercih eden hissiyat- insaniye akıl ve fikre galebe ettiğinden, ehl-i sefaheti sefahetinden kurtarmanın yegane çaresi, aynı lezzetinde elemini gösterip hissini mağlup etmektir.

İşte Risale-i Nurdaki ekser muvazeneler, küfür ve dalaletin dünyadaki elim ve ürkütücü neticelerini göstermekle en muamit ve nefisperest insanları dahi o menkus gayr-i meşrû lezzetlerden ve sefahatlerden bir nefret verip aklı başında olanları tövbeye sevk eder.

  1. “Eski zamanda küfrü mutlak ve fenden gelen dalaletler ve küfrü inadiden gelen temerrüd bu zamana nisbeten çok azdı.

Dost Kılınan Düşman: İhtiyaç

Evvel ona göre ihtiyaç “düşman”dır, ama şeytan gibi varlığı, beşerin terakkisinde mühim bir amildir, Şeytan manevi, bu ise maddi terakkide rol oynamaktadır. “İhtiyaç medeniyetin üstadıdır” der ve çokça tekrar eder.

İhtiyacın Bineği: Batı, ihtiyacın sevkiyle kalkınırken vasıta olarak “Öküz arabası” gibi iptidai, hantal, basit vasıtalara binmiştir. “Şimendifer ve balon gibi”

Bir Şans: Bediüzzaman, Batıyı geçme hususunda, şansımızı sadece bu müterakki “mebadi” ye bağlamaz, refah ve bolluğun getirdiği rehavet ve gevşeme gibi bir kısım kötü alışkanlık ve ahlaksızlıkların bizde olmayışının sağladığı “hafiflik”i zikreder, “Onların yükü ağır, bizimki hafif olduğundan yetişip geçeceğiz” der.

Hikmetin (İlmin) Dili: Maddi terakkide fakrın müsbet tesirinin ilmen izahına gelince, bu hususu bilhassa sosyologlar arsında müsellemdir.

Bu görüşe göre menfi etki, müsbet tepkiye sebep olmaktadır. Ancak bu etki, tepkiye imkan vermeyecek kadar ezici olmamalıdır.

Muvaffak olma ihtiyacını, Bediüzzaman, “Her bir mümin ihtiyaç i’la-yı kelimetullahla mükelleftir, bu zaman da en büyük sebebi maddeten terakki etmektir.

O, ayrıca Müslümanların fiilen yaşadığı “ihtiyaç-ı Şedid” in -bilhassa sebebiyle iyice bilendiğini belirtir, terakkide Avrupayı şiddet-i cü’un (şiddetli açlığın) hazma verdiği teshil (kolaylık) ile fersah fersah geçeceğimizi söyler.

Bir Mülahaza: Bediüzzaman’ terakki ihtiyacının imani bir esasa bağlanmış olmasının neticesini Üstadın talebelerinde değişik şekillerde görmekteyiz. Bunlar arasında, i’la-yı kelimetullah için mutlaka terakki etmemiz gerektiğine, bu terakkinin de fen ilimlerini de öğrenmiş imanlı bir neslin yetişmesine bağlı olduğuna inanmış ilimce imanlı zenginler var. Onlar, bu imanlı müteffennin neslin yetişmesi için müesseseler kurmakta, kurulmuşlara fedakârâne yardım etmektedirler. Allah rızası için yapılmayan kazancı, “varisleri zengin etmeye yönelik vebali yorgunluk” bilerek sadece mallarını değil, zamanlarını, hayatlarını da i’la-yı kelimetullah yoluna koymuşlardır.

1. Geriliğin Sebepleri:

Bediüzzaman’ a göre geri kalış sebeplerinin başlıcalar şunlardır:

1) Şeriata Muhalefet: “Şimdiye kadar noksaniyatımız ve su-i ahvalimiz dört sebepten gelmiş” dedikten sonra şu hususlara dikkat çeker.

  1. Yüce şeriatın hükümlerine uymamamız,
  2. Bazı müdahinlerin (yağcıların) (Şeriatın bir kısım meselelerini amirlerin hoşuna gidecek şekilde) gerçek dışı tefsir etmeleri,
  3. Ayet ve hadiste gelen dini metinlerin lügat manası üzerinde takılıp kalarak asıl kastedilen manaya ulaşmayan alim unvanını almış cahillerin yersiz taassupları,
  4. Büyük bir talihsizlik eseri, kötü bir tercihle, Avrupa medeniyetlerinin elde edilmesi zor olan güzel yönlerini bırakıp çocuklar gibi nefsani hevasatımıza uygun gelen, medeniyetin günahlarını, kötülüklerini almış olmamız ve bunları alırken akıl süzgecinden geçirmeden papağan gibi taklit etmiş olmamız.

2) Münevverlerin yetersizliği; “Ecnebiler, Avrupalılar, terakkide istikbale varmalarıyla beraber bizi maddi cihette kurun-u Vustada (orta çağda) durduran ve tevkif eden altı tane hastalıktır. O hastalık da bunlardır:

Tahlilin damında Bediüzzaman kurtuluşu da bu hastalıklara deva olacak altı kelimede görür.

3) Avrupa’nın mesavisini (kötülükleri) taklit.

4) Dinin nakıs anlaşılması sonucu iktisadiyatın bozulması:

Eskiden İslamlar zengin, onlar fakir idiler. Şimdi her yerde kaziyye bilakistir. (hüküm tersinedir: onlar zengin biz fakiriz.) “Hikmeti nedir?” şeklindeki bir soruyu cevaplandırırken, suçu alimlere yükler ve bunun, temelde, bir kısım dini metinleri, zamanın şartlarını gözönüne almadan sadece zahire göre yorumlamalarından ileri geldiğini belirtir.

Ona göre bu yanlış yorumlardan şu meş’um netice çıkmıştır:

  1. İnsanlar yanlış bir tevekkül anlayışına düşünülerek çalışmaya olan şevkleri kırılmıştır.
  2. Çalışma şevki kırılan Müslümanlar sanat ve ticaret hayatını bırakıp tembellik meyline uygun gelen memurluğa takip olmuşlardır.

Dinimiz çalışmayı övmüş, helal kazancı sınır koymadan teşvik etmiş olduğu halde, çalışma sonunda elde edilecek mahsul ve ücrette tevekkül etmeyi emretmiştir. Cahil ve idraki nakıs kimseler, dünyayı rast gele kötüleyerek çalışma şevkini kırmış, müminleri rızkın kazanılmasında tevekküle atmış, tembelliğe itmiştir. Halbuki çalışma tevekkül ile, çalıştıktan sonra hasıl olacak gelir ve alınacak ücrette tevekkül etmek birbirinden uzak, birbirlerine zıt şeylerdi ikisini birbiriyle iltibas eden ve “Ümmeti! Ümmeti! Sırrını teferrüs etmeyen (iyice kavramayan) ve insanların en hayırlısı, insanlara faydalı olandır” hadisinin hikmetini anlamayan bazı adamlar ve bilmeyen bir kısım vaizlerdir ki o meyelanı kırdılar, o şevki de söndürdüler.

“Hiç ölmeyeceklermiş gibi dünya, yarın ölecekmiş gibi ahiret için çalış” şeklinde gelen en muteber kaynaklarımızda bile yer alan ve herkesçe de bilinen bir hadisi büyük bir çok bilmişlik edasıyla bu hususta bir çok ayet ve hadis var” diyerek dar idrakine sığdıramayarak inkar edenler “mevzudur, uydurmadır” diyenler var. Bediüzzaman bu düşünceye bir çok seferler verdiği bir cevapta dünyanın üç yüzü olduğunu, bu yüzleriyle dünyanın aşka ve muhabbete layık olduğunu bir üçüncü yüzüyle ehl-i dünyanın bu yüzünde işlendiğini, bu yüzüyle dünyanın değeriz olduğunu hadislerde dünyanın tefi üzerine gelen rivayetlerin bu yüzle ilgili olduğunu belirtir.

Biz dini severiz, dünyayı da yine din için severiz.

Nitekim Resulüallah Alayhissalatu Vesselamın Zevcelerinden Hz. Zeynep Bintu Cahş Radıyallahu Anhanın -Pis kokusu sebebiyle oldukça kaçınılacak bir meslek olan -deri işlemeciliği yaptığı, kazandığı parayı Allah yolunda harcadığı rivayetlerde sarih olarak gelmiştir. Fahr-ı Alemin zevcesi olmak gibi yüce bir makamı ihrazdan öte, nafaka için çalışma mecburiyetinde olmamak gibi bir hakka da sahip bulunan bir kadının Allah yolunda tasadduk için pis kokulu bir meslek icra etmesi ve Aleyhissalatu Vesselamın bu çalışmaya müdahale etmeyip müsaade etmiş olması, sadedinde olduğumuz, yanlış anlamayı düzeltmede yeterli bir delil olmalıdır.

İş hayatının bozularak memuriyete kaçılmasına gelince; bu tevekkül anlayışının tembellik şekline dökülmesinin tabii neticesidir. Bediüzzaman bunu, fakirliğimizin ikinci sebebi olarak kaydeder. “Biz gayr-ı tabii ve tembelliğe müsait ve gururu okşayan imaret (mamunluk) maişetine el atıp belamızı bulduk” der. Sonra burada ne demek istediğini açıklar. Özetle şunları söyler: Maişet ve geçimin tabii ve meşru, hayatlar yolları üçtür: “Ziraat, Ticaret ve Sanat”. Memurluk ise, her çeşidiyle tabii olmayan bir geçim yoldur. Hangi nam ile olursa olsun memurluğu geçim vasıtası yapanlar beleşten geçinmeyi meslek edinen bir nevi aciz ve dilencidirler. “Bence” der, memuriyete veya imarete giren, yalnız hamiyet ve hizmet için girmelidir. Yoksa yalnız maişet ve menfaat için girerse bir nevi çingenelik eder.

Bediüzzaman Müslümanların gayr-ı Müslimlere nazaran niçin fakirleştiklerini açıklayan bu tahlili şöyle noktalar:” İşte memurluk çoğunluğuyla, askerlik ise tamamıyla biz Müslümanları da oluğu için servetimizi israf eline verip neslimizi etrafa saçıp zayi ettik. Eğer hep böyle gitseydi biz de elden gidendik.

3) Hırs (veya kirli kazanca itibar): Müminde hırs, sebeb-i hasarettir. Ve sefalettir. Durub-u emsal hükmüne geçmiştir.

4) İstibdad: Bediüzzaman, istibdadı “kuvvetin konunda değil, şahısta olması” şeklinde tarif eder. Alimlerin, beylerin, ağaların, şeyhlerin istibdadlarına karşı uyanın. Bir büyük adama, bir veliye, bir şeyhe ve bir büyük alime karış nasıl hür olacağı? Onlar, meziyetlerin için bize tahakküm etmek haklarıdır. Biz onların faziletlerinin esiriyiz” diyenlere şu nasihati yapar:

“Velayetin, şeyhliğin şe’ni tevazu ve mahviyettir; tekebbür ve tahakküm değildir. Demek tekebbür eden, sabiyy-i müteşeyyihtir (şeyhlik taslayan çocuktur) sizde onu büyük tanımayınız.”

5) Medrese, mektep ve tekke mensuplarının ihtilafı

6) Harice desisalem.

2) TERAKKİNİN AMİLLERİ

Dini şuur:

Bediüzzaman, İslam aleminin ve hatta insanlığın maddi ve manevi kurtuluş ve terakkisini her şeyden önce dinde görür. Müslümanların İslamın kıymetini bilemedikleri için İslam hayatlarından çıktığını ve ceza olarak da sefalete düştüklerini, kurtuluş için tekrar İslama dönmeleri gerektiğini söyler: “İslamiyet’in mağz ve lübbünün (özünü) terk ederek kışrına ve zahirine vakfı nazar ettik ve aldandık...”

Bediüzzaman, bütün kurtuluşumuzu Kur’an ve sünnete yapışmakta bulur ve her vesile ile tekrar eder:

“Mariz bir asrın, hasta bir unsurun al bir uzvun reçetesi, ittibı Kur’an’dır.”

“Azametli bahtsız bir kıtanın, şanlı talisiz bir devletin, değerli sahipsiz bir kavmin reçetesi ittihad-ı İslamdır.”

Bediüzzaman, bilhassa şark memleketleri ve Asya’da yaşayan insanların, terakkilerinde dine daha çok muhtaç olduklarını söyler. Bu kanaatine şahid olarak tarihi gösterir. Mukaddes kitaplarda ismi zikredilen peygamberler hep şarkta ve hususen Osmanlıların hakimiyetine giren topraklarda gelmiştir. Halbuki Avrupa hayatına hareket getiren şahıslar kimdir, feylesoftur. Öyleyse bu durum kaderin bir işaretidir ki Doğuyu terakki ettiren şey, mazide hep din olduğu gibi, hal ve istikbalde de din olacaktır.

Müdebbir-i galip, dinle tenevvür etmiş vicdan olmalı.

Ona göre, hükümetler, halkı önce terakkiye inandırmalı, milleti topyekün terakkiye sevk edecek zihni, ruhi ve ahlakı ortamı hazırlamalıdır. Fertler, içlerinden gelen bir istek ve vicdanlarında fışkıran bir şevkle terakkiye yönelmedikçe, terakki için gerekli olan ahlaki havayı yaşamadıkça milletin sağlıklı ve ahenkli terakkisi mümkün değildir.

Ona göre insanı yönlendiren şeyler (müdebbir-i galip) altı surette ifade edilebilin şu iki şıklı amillerden biridir.

  1. Ya akıl veya basardır,
  2. Ya efkar veya hissiyattır,
  3. Ya haktır veya kuvvettir,
  4. Ya hikmet veya hükümettir,
  5. Ya müyülat-ı kalbiyedir veya temayülat-ı akliyedir,
  6. Ya hava veya hüdadır.

- - -

   UNONIC - United Names Organisation. smartdots. smart dots for a smart net.